Alternatif Bir Gezelim Görelim

Türk gencinin Viyana kapıları sonrası en çok zorladığı kapı olan Erasmus kapısını açan bir birey olarak Avrupalının o meşhur tatili olan Paskalya tatilini ‘Avrupayı Gezelim Aga’ başlığı altında turlayalım dedik. Berlin’de başladığımız tura, gezi programımızı Prag, Viyana, Bratislava ve Krakov olmak üzere 5 farklı yere ayırdık.

Berlin, bir çok insan için Hülya Avşar’ın kendini tatmin ettiği meşhur “Berlin in Berlin” filmi sayesinde ilgi çekse de, bu şehir bundan daha fazlasını hak ediyor. Öncelikle şehir urban (hastasıyım bu kelimenin) kelimesinin tam karşılığı. Ulaşım ağı öyle gelişmiş durumda ki hayatında Edirne’i dahi görmemiş herhangi bir insan bile kaybolmaz. Metrolar gündüzleri iş güç sahibi insanların fazlalığını yaşasa da gece tamamen gençlerin. Metroda içmek serbest ama Türk insanının yurtdışında rahatça küfür etme alışkanlığı için Berlin doğru yer değil, malum memlekette milyon tane Türk var. Şehirde ana dil almanca ama Türkçe bunu hevesli bir şekilde takip etmekte. Köşe başında Bambi’yle kapışacak şekilde döner yapan yerler bulmak mümkün ama ıslak hamburger henüz şehre uğramamış durumda, girişimcilere duyrulur!

Şehirde İngilizce bilme oranının yüksek olması turistler için büyük kolaylık. Öyle ki kendine yetecek kadar İngilizcesi olan herkes burada fazlasını bulur. Şehrin Türk mahallesi olarak bilinen Kreuzberg’e girdiğinizde ‘Kreuzberg Merkezi’ tabelası sizi dumura uğratsa da Berlin’in gece hayatı olarak en canlı yerlerinden birirnin burası olması beni şaşırtan başka bir nokta oldu.

Berlin’in ardından 4 saatlik otobüs yolculuğu sonrası gelineilecek prag ise zamanında nasıl bir mimarlık eğitimi vermişse artık anlamadım…Binalar özellikle geceleyin ihtişamıyla ürkütücü.

İçki konusunda hayatımda görmediğim kadar büyük bir zenginliğe sahip öyle ki sıradan ara sokaklarda acayip kokteyl barlar görmek mümkün. Şehir fiyatı İstanbul’la kafa kafaya ama buranın en büyük eksiği turiste fazla açık olması. Bodrum çarşısındaki gereksiz hediyelik eşya dükkanı fazlalığının burada da olması beni hayal kırıklığına uğratan tek etken. Doğduğunda çocuğa altın yerine dijital kamera veren Asyalı turistlerin fazlalığı da cabası, ama sevdicek ile gidildiğinde şehrin ortasında akan nehrin köprülerinde içki içip sarılıp koklaşmak bu şehrin en kral yönü ben yapamadım siz yapın. Prag’ın çocuğu Franz Kafka iyi bir pazarlama aracı olmuş, öldüğünde kitaplarının yakılmasını isteyecek kadar popülizmden uzak bir adam için kemikleri sızlatacak derecede vahim bir durum ama müzesi de Allah için görülmeye değer.

4 saatlik yeni bir otobüs yolculuğu sonucu gelinen Viyana ise medeniyetin sahip olduğu tek diş olabilir. AB ve Euro’nun getirdiği sınırsız güç ve zenginlik ile refah ve fazilet bolluğu yaşayan ülkede her şey ateş pahası. Dışarıda yemenin faturının en az 15 avro (böyle deyince kimse anlamadı ama…) olduğu memlekette bu fiyat bize bayağı bir koysa da gürbüz Avusturya insanı için bu para hiçbir şey. Meşhur yemeği olan şnitzelininin denenmesi gerek olduğu bu memlekette adım başı tiyatro ve bilimum müzenin olması buranın başbakanının kızı için iyi haber mi bilemem ama halkın buralara gösterdiği ilgi had safhada.

Viyana’ya sadece 1 saat uzaklıkta olan Bratislava ise kızlarının güzelliği ile beni bir süre hayatı sorgulamaya itecek bir şehir. Türk insanının büyük pohpohlamalarıyla insanın gözüne bambaşka görünen Rus kızlarına nazaran, Slovak kızları şampiyonlar ligi biletini kesinlikle hak ederken, şehrin Viyana’ya göre ucuzluğu da ayrıca dikkat çekici. Şansımıza orada bulunduğumuz zaman başlamış olan Dünya Hokey Şampiyonası’nın varlığı da şehre bambaşka bir hava katmış. Daha çok İskandinav ülkelerinin taraftarlarının ağırlıkta geldiği bu turnuva ’22 kişi bir topun peşinde’ diyen insanlara ilaç gibi gelmiştir.

Hiçbir beklenti içinde gitmediğimiz Bratislava’nın bizde bıraktığı güzel tat sonrası Krakow’a geçtik. Tabi buradaki amaç da meşhur Aucshwitz’i canlı görmekti. Bir çok filmde izlenen ama sadece 1-2 saatlik etkisi olan görüntüler yerinde görülünce mermi yemişe döndük. Yazının gidişatına ters bir ciddilik olacak ama bu müze kesinlike ölmeden görülmesi gereken yerler arasına girmeli.

12 gün boyunca sırtımda çanta, avare avare gezdiğim şu 5 memlekete baktığımda hepsinin ayrı bir tadı var. Berlin’de metroda içmenin, Pragda binalara aşık olmanın, Viyana’da medeniyete şaşırmanın, Bratislava’da Allah’ın buradaki kızları yaratmak için ne kadar zaman harcadığını düşünmenin, Krakov’da ise savaşın gerçek yüzünü görmenin hisleri bambaşka.

Yazıyı Nuray Yılmaz’ın gezelim görelim sıcaklığı içinde bitirmeyi arzulayarak yayınıza Türk halk müziğiyle devam etmek istiyorum. Kalın sağlıcakla…



Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s