Mahalleden Salyangoz Geçti: !F Festivali

Bu yazıyı, blogumuzun uzakları hayal eden yazarı Tülay UZUN ve doğru hikayeyi bulduğuna inanan yazarı Nazlı ÜNNÜ birlikte yazmıştır.  Biz bu sene leyleği havada değil ama salyangozu mahallede görüp ve peşine takılıp, farklı dünyaların kapılarını aralama fırsatı bulduk. Kendi aramızda konuşurken, blog okuruna neden anlatmıyoruz gördüklerimizi dedik. Korkma, yazılar spoiler içermiyor, kendimizce, !F yani 10. AFM ULUSLARARASI BAĞIMSIZ FİLMLER FESTİVALİ‘nde seyrettiğimiz filmlerle ilgili yorumlarımızı paylaştık. Et voilà!

!F İSTANBUL 2011 TANITIM FİLMİ

KISACA

Nazlı: Ben !F festivalini ilk kez yakından takip ettim bu sene. Sinemada film seyretmenin tadı bir başka oluyor, denendi ve katrilyonuncu kez onaylandı tarafımdan. Bir hafta boyunca arka arkaya beş defa gidip, hep aynı koltukta seyredince de evde film seyretmek açmıyormuş, benden söylemesi.

Niyetim dokuz filme gitmekti, beş tanesine gidebildim. Biri yetişemedi festivale ve iptal oldu: “Atlıkarınca”. Bir tanesine başka program çıktı gidemedim: “Drei” ve aslında “Run Lola Run” filminin yönetmeninin çektiği bu film en çok görmek istediğimdi. İki tanesine de yer bulamadım: “Inside Job” ve “Carancho”.

Tülay: Aynen ben de. Her sene kendi kendime söz verip bu sene festivalde bir film izlemeyen şöyle olsun, böyle olsun derken anladım ki bunu yapmanın yolu biletleri önceden almaktan geçiyor. Biletler satışa çıktığı gün şu filmlere bilet alıyorum dedim ve kimseyi beklemeden aldım. Bilet aldığım filmler “Animal Kingdom”, “Inside Job”, “Drei”, “Kari-gurashi No Arietti”, “Carancho” idi. “Drei” filmini Nazlı’yla aynı sebepten kaçırmakla beraber, “Kari-gurashi No Arietti” filmine de yetişemediğim için gidemedim. !F’te kurallar çok katı. Film başladıktan sonra 1 dakika bile geç kalsnız sizi içeriye almıyorlar. Haklılar, bir şey demiyorum ama kapının diğer tarafında kalan kişi için çok sinir bozucu bir durum.

Bu arada Nazlı’ya da söyledim, sakın biletler bitmiş deyip de gitmemezlik etmeyin. “Inside Job” ve “Carancho” filmlerinde biletler bitmiş görünmesine rağmen salonun yarısı boştu. Tabi diğer salonlarda nasıldır durum bilemiyorum ama CKM (Caddebostan Kültür Merkezi)’de durum bu şekildeydi.

Nazlı: Benim de elimde “Animal Kingdom”, “Utopia in 4 Movements”, “Winter’s Bone”, “Oxygen” ve “Everything Must Go” kaldı. Hiçbir bahaneye takılmadan, beşine de gittiğime memnunum.

Tülay: “Animal Kingdom” ve  “Inside Job” ikisi de çok iyiydi. Ama “Carancho” için diyorum ki Nazlı, hiç üzülme:) Neden dersen, azz sonraa..

FİLMLER

Nazlı: İkimizin de gittiği “Animal Kingdom” ile başlıyorum o zaman. “Animal Kingdom” en başta bende sıkıcı olacak izlenimi bıraktı. Gelgelelim hiç de öyle olmadı. Hele sonlara doğru heyecan bastırdı ve  genelleyecek olursam film boyunca sürprizler de vardı. Burada spoiler veremediğim için filmin detaylarına ilişkin yorumlarımı paylaşamayacağım, hatta Google’da aratıp bulabileceğiniz hikayesini de anlatmayacağım. Filmin konusuna ilişkin paylaşmak istediğim, suç üzerine bir film ama Hollywood tarzı aksiyon filmleri gibi değil, sence?

Tülay: Kesinlikle katılıyorum. Spoiler vermeden nasıl anlatırım bilemiyorum hislerimi. Oyunculuklar çok iyiydi. Özellikle anne karakteri. Anne ve oğulları arasındaki ilişki ve güç mücadelesi üzerine ayrıca  uzun bir yazı yazılabilir. Oscar’ı izlerken adaylar arasında Jacki Weaver’ı gördüğümde çok heyecanlandım. Kesinlikle hakkıydı.

Nazlı: Benim de favori karakterlerim sırasıyla, Janine Cody (Grandma Smurf), Pope ve J’dir. İzlerseniz ne demek istediğimi anlarsınız. Oyunculuk bana göre iyiydi. Bence filmde herkes, izleyiciye vermesi gereken hissi çok başarılı vermiş. Bu seneki Oscar’da Janine rolüyle, Jacki Weaver en iyi yardımcı kadın oyuncu olarak da aday gösterildi. Filmin başka adaylığı olmamış. İzlemenizi tavsiye ederim, keşke rahmetli babaannemle izleme fırsatım olsaydı, Janine’e, o it kopuk tiplere ne yüklenirdi, canım.

Tülay: “Inside Job” , en iyi belgesel Oscar’ını aldı.  Belgesel 2008 yılında hepimizin bir şekilde etkisini hissettiği ekonomik kriz hakkındaydı. Krizin mimarları (konuşmayı kabul edenler sadece), krizi öngörenler ve krizin mağdurları ile görüşmeler yapılmış. Dönemin belli başlı olayları anlatılırken, araya da konuyla ilgili röportajlar eklenmiş. Belgeselin sonunda da “günümüzde durum nedir?”, “bir daha kriz yaşanmaması için gerekli önlemler alındı mı?” sorularına da cevap verilmiş. Görülen o ki, değişen çok fazla bir şey yok. Kriz mimarları hala iş başında. Sadece yer değiştirmişler. Obama sempatizanları varsa aranızda, belgeseli izleyince bu sorulara aldığınız yanıtlardan pek hoşlanmayacaksınız. Onu söylemeden geçemeyeceğim.

Bir de belgeseli izlerken dünyada ekonomi, politika, iktidar üçgeninde durumların çok değişmediğini gördüm. Yolsuzlukların nasıl örtbas edildiğini,  insanların haklarının nasıl ezilip geçildiğini,  nasıl kandırıldıklarını izlerken bu durumun hiçbir zaman değişmeyeceğine dair bir umutsuzluğa kapıldım.

Nazlı: Hayatımda bir ilk, canlı belgesel yapımına dahil oldum !F sayesinde. “Utopia in 4 Movements”‘ ta, ütopya fikrinin çıkışından ve dünyanın 21. yüzyılda ütopya fikrinden uzaklaşma hızı konuşuldu. Cuba’nın aslında ne güzel bir memleket olduğunu (bugün gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin, biz orta direklerinin şikayet ettiği hiçbir şeyin olmadığı gerçek ülke, ütopya değil yani, yapılmışı var misali), savaşlara son vermek için 19. yüzyıl sonlarında Esperanto diye bir dil yaratıldığını, dünyanın en büyük AVM’sinin Çin’de olduğunu (hayalet AVM) anlattı Sam Green. Bir de New York’tan bir müzik grubu gelmişti, canlı müzik yaptılar performans süresince.

Bu bence bir belgeselden çok, canlı olması nedeniyle bir performanstı ve İngilizce anlatıldı. Performans süresince fonda akması gereken görüntünün, konuşmacının anlattıklarıyla eş zamanlı olması gereken altyazının ve doğru hissi vermesi için doğru zamanda girmesi gereken müziğin, kısaca zamanlamaların hakkını vermek lazım.

Ortam sizi öyle bir havaya sokuyordu ki, “biz insanlar neden böyleyiz ya” deyip, kendi cinsinize sinirleniyorsunuz. “Ne değer, kıymet bilmez yaratıklarız biz” diye serzenişe başlarken, içinizdeki gerçeklik avukatı ve hayal düşmanı ses sürekli “saçmalama” diyordu. Yine de bir parça da olsa “ütopya” fikrinin küçücük filizlerini hissediyordunuz içinizde. Olamaz gibi geliyor ama geleceğin umuttan çok tehdide dönen yüzü, sizi buna inanmaya mecbur ediyor, eğer hala umut varsa içinizde. En azından bende böyle oldu.

Performansın sonunda, seyirciden sorular alındı. Her zamanki gibi soru sormak için soran takım en öndeydi. Ne Green anladı ne demek istediklerini, ne çevirmen, ne de “girift” sorularıyla, aslında soru sormak yerine, yorum yapmak isteyen ama bunu soru cümlesi ile ifade eden insanların, bizi onulmaz dertlere süreklediğini düşünen ben gibi seyirciler anladı..

Eduardo Galeano, “Ütopya ufuktadır” demiş. “Ona doğru iki adım ilerlerseniz, ütopya da iki adım uzaklaşır. On adım yaklaşırsanız, o da on adım kaçar.” Peki “o zaman ütopya ne işe yarar?” diye sordu Sam Green, cevabı ise “O yolu yürümenize..” oldu. İşte bu noktada içimdeki gerçeklik avukatı da, hayalperest de ikna oldu ve hak verdi ona.

Tülay: Sanırım bu belgeseli izlemek beni de umutlandırabilirdi. Inside Job’dan sonra gerçekten ihtiyacım varmış.

Nazlı: Sıradaki filmimiz, “Winter’s Bone”. Bu filmi izleyip, üşüdüm resmen. Biraz sıkıldım. Ben ne sinema eleştirmeniyim, ne de otoriteyim ve bu filmi seyredip beğenenlerin affına sığınarak soruyorum, bu filmin ne özelliği var? Heyecan yok, müthiş bir oyunculuk yok, sürpriz yok, derinlik yok… Bir kız var, babasını arıyor, araştırıyor, çabalıyor, kar var, yürüyor, konuşmalar falan, bu anlattığımdan fazlasını göremediğim bir filmdi maalesef. Bir de bir sürü adaylığı olmuş Oscar’da, gerçekten benim için şaşırtıcı oldu bu bilgi.

Tülay: Gelelim benim için festivalin son filmi “Carancho” filmine. Bilet almadan önce filmler hakkında yaptığım küçük araştırmada Carancho favori filmler arasında görünüyordu. Konusu güzel, farklı ve IMDB puanı da 7.1’di. Daha ne olsun.

Filmin kahramaları bir asistan doktor kızcağız ile Akbaba diye anılan (tam olarak işinin ne olduğunu çözemediğim) adam arasında geçen aşk, dram, suç üçgeninde gelişen hikayelerini anlatıyor. Akbaba’nın asıl mesleği avukatlık. Fakat lisansını kaybettiği için mesleğini yapamıyor (film boyunca bekledim ama o konuya değinen olmadı).  Bu yüzden para kazanmak için, kaza geçiren insanlardan vekalet alıp onlar adına dava açıp sigortadan gelen paranın çoğunu cebe indiren bir büroda çalışıyor. Kız ambulans ile bir olay yerine gittiğinde Akbaba ile tanışıyor. Ve hikaye burada başlıyor. Buraya kadar her şey güzel. Özellikle böyle bir sektörün varlığından bi haber olan ben, filmin ilk sahnelerini büyük bir dikkatle ve merakla izledim. Ama hepsi o kadar. Film bana fazla sündürülmüş gibi geldi. Sonu da filmin çok başından kestirilebilir. Spoiler mı? Yok canım.

Nazlı: O zaman, kaçırdım diye üzülmeyeyim. Bitti mi, bitmediiii! Kistik Fibrozis hastalığını bilir misiniz? Ana karakterimiz Tom’un hastalığı bu ve  hayatla mücadele etmeyişinin hikayesi “Oxygen” orijinal adıyla “Adem”. Karanlık bir film. Her filmde aksiyon, hareket arayanlardansanız, içiniz sıkılabilir bu filmde. Sonunu beğendim. Hayatın her gününü bırakın, her nefesinizin değerini bilmeniz gerektiğini anlatan bir film. Ben sigara kullanıyorum ve film çıkışlarında yakarım bir tane. Bu filmden sonra da yaktım ama devam edemedim. Beynimden sigara ile ilgili gelen uyarı sinyallerini  her seferinde görmezden gelen ben, bu sefer çok fena etkilenmiştim. Bu filmi tavsiye ederim, içiniz daralabilir ama daralsın ve uyanın diye yapılmış sanki.

Son filmim, sonunda eğlenceliydi. “Everything Must Go”, işi ve eşi tarafından aynı günde kapı önüne konan Nick Halsey’in hikayesi. Senaryo ortalama, oyunculuk kafi, konu eğlenceli, izleseniz sıkılmazsınız, izlemezseniz üzülmezsiniz. Ben izlediğime memnunum, özellikle rutinini yeni bozmuş biri olarak, kendimi buldum bazı yerlerde. Birde filmi izleyip, soğuk bir bira içmek istemeyen olmaz heralde.

BİTMEDİ!

Nazlı: Peki Tülay, festivalle ilgili unutamadığın bir anın var mı diye bir sor bana? Mesela senin var mı?

Tülay: Olmaz mı:) Hatta birden fazlası var.  Güzel filmler bir yana, ben en çok filme yetişmek için koşuşturduğum anları ve bilet alıp gidemediğim filmleri, biletleri çoktan satılıp koltukları boş kalmış salonun atmosferini hatırlayacağım. Ama bir sonraki !F’e kadar unutur, aynen devam ederim diyorum. “Senin var mı?” diye soruyorum şimdi:)

Nazlı: Var. Son filmde arkamda oturan genç, elinde patlamış mısırla giren herkese o kadar sinirlendi ki, kendi kendine konuştu durdu. Üzüldüm kendisine çünkü dert etti resmen -burada kendi ifadesini kullanıyorum- festival filmine bile “popcorn”la gelen tipleri. Şahsen ses çıkarmadan, rahatsız etmeden yiyebilene sözüm yok ama rahatsız edici boyutta yiyene benim de tahammülüm olmaz. Yine de, sonuçta bu bir gelenek, festival filmi diye, elinde patlamış mısırıyla gelenleri hor görmek, Hollywood filmi olsa mazur görmek, değişik bir bakış gibi geldi bana.

Tülay: Bak işte onlar geç kalanlardan daha da kötü🙂 Esas elinde popcornla festival filmi izlemek isteyenleri içeriye almamak lazım. Ben de katılıyorum arkadaşa:) Adamın gözüne bakıp “bak azizim bu çocuk kesin popcorn yerken sapıtır. Bunu içeriye almayalım” diyemezsin ki. En iyisi baştan kural koymak. Günümüzün sorunu hunharca popcorn yiyen çocuğa, radikal reklamında da değinmişlerdi.

Nazlı: Bu arada, !F tanıtım filmine bayılıyorum; reklam kampanyası Medina Turgul DDB ve Anima tarafından üstlenilmiş. Filmlerden önce gösterilen sponsor reklamlarından en çok Radikal, sinema sponsorluğu filmi, ikinci olarak da Ülker Caramio reklamını sevdim, hani şu çocuğun içinin geçip babannesinin yanında gözlerini açtığı. Bu arada ilk filmde arkamda oturan ve neredeyse tüm reklamlara “bunu da biz yaptık”, “bu da bizim müşterimiz” diye yanındaki arkadaşına bilgi veren arkadaşımıza da selamlar. Yönetmenlerin, filmin sonunu seyirciye bırakmaları gibi, “Hangi ajans?” sorusunun cevabını da sizlere bırakıyorum🙂

Çok sevgili sinemaseverler çok ileri gittiysek kusura bakmayın. Bunlar nacizane iki amatör festival izleyicisinin gönlünden geçenler olarak 6üstü’de kalacaktır .

TÜLAY UZUN  & NAZLI ÜNNÜ


One Comment on “Mahalleden Salyangoz Geçti: !F Festivali”

  1. Ahmet Onur ÜNNÜ says:

    Elkerinize sağlık


Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s