YURDUMDAN SATIRLAR Vol. Adana

İşim sebebiyle geziyorum. Türkiye içinde bir çok ile gittim. Hatta bu yazıyı yazmaya karar verince açtım haritayı google’dan, saydım kaç ile gitmişim diye. 44 il görmüşüm.

44 il demek bir sürü görülmüş mekan, tarih, insan demek. Hikayeler, maceralar demek. Paylaşmak da gerek. Bundan sonra nereye gidersem oradan yazacağım, orayı yazacağım.

Adana’daydım geçen gün. Sadece bir gece kaldım bu sefer. Daha önce de bulunmuştum. 2005’te gitmiştim. Çok gezme fırsatım olmamıştı o zaman. Bu gittiğimde 2 gün vaktim olduğundan biraz daha fazla dolaşma, birkaç yer görme fırsatım oldu.

Nereleri gördüm? Kebapçı, tatlıcı… Müze vardı da, biz mi gitmedik. Yok yok, tabiî ki vardı. Biz gitmedik. Karnımız açtı çünkü. Ne yeseydik yani, kuru fasulye, pilav mı? Yok artık!

Gittiğim ilk akşam Hasan Usta diye bir kebapçıya götürdü arkadaşım beni. Bir mekanı 3 katlı restaurant. Diğeri ise tek katlı, bahçesi olan bir yer. Oraya gittik. Çöp şiş ve acılı kıyma denendi. Salatası, ezmesi, çiğ köftesi başarılı. Çiğ köfteyi nar ekşisine bandırıp yemeniz tavsiye ediliyor. Burası biraz fast food kebapçı tarzında bir yer. Gitmezseniz buraya başka yere de gidebilirsiniz.

Esas olay; ilk önemli beklentim sabah kahvaltısıydı. Gitmeden önce tembih edilmiş bir yer vardı. Kazım Büfe. Git, meyve sularını ve muzlu sütünü içmeden dönme dediler. Daha uçaktan inip beni karşılayan arkadaşımla buluştuğumda ben de ona ilk şartımı koştum. “Sabah beni Kazım Büfe’ye götüreceksin!”

Sabah oldu. Erken kalkıldı. İşimizi, gücümüzü de aksatmayalım düşüncesiyle sabah 8’de büfe’ye geldik. Öyle çok işlek bir caddenin köşesinde ya da merkezi bir nokta da değil burası. Bir sokağın içerisinde kaldırımın üstünde küçük bir büfe. Kadıköy rıhtımdakiler gibi büyük falan da değil. Baya küçük, içerisinde ancak 2 kişinin çalışabileceği bir büfe. Bana gitmeden önce “İÇ” emri verilen ne varsa siparişi verdim. İki tane de karışık tostu çaktım arasına. Ohh! Bu arada içerdeki abilerin sizi “buyurun ne isterdiniz?” gibi karşılmasını beklemenize gerek yok. Ya da hesabı ödeyecekken abinin sizinle ilgilenmesini beklemeye gerek yok. Abi arkası dönük bardak yıkarken bile normal bir ses tonu ile siparişi ver yeter. Duymaz zannediyorsun ama tak koyuyor önüne bardağı, tabağı.

İlk sipariş vişne, limon karışık. Meyveler taze ötesi, şahane. Arkasından muzlu süt. Hemen orada muzu dalından koparıp, soyup yapıyorlar. Kokusu geliyor önce insanın burnuna. Şimdi de tadı damağıma geldi valla. En son kayısı suyunu da çakıyorsun. Aman diyim. Öyle bildiğiniz koyu kıvamlı kayısı suyu değil ama bu. Ben sevmem zaten kayısı suyunu. Ama bu gerçekten farklı. Limonata kıvamında ve tadı çok güzel.

Son akşam yemeği için meşhur bir yere, ELEM’e götürdüler beni. İşte hakiki kebap orada geldi önümüze. Karışık söyledik ortaya. Tabaktan taşıyordu porsiyon. Önden humus da geldi. Offf…

Üstüne de bir tatlıcıya gittik. Havalimanı tarafında hanımı kaymak yapan, kendiside kadayıf ve diğer şerbetli tatlılardan yapan bir amcanın pastanesine gittik. Hayatımda yediğim en hafif şekerpareyi yedim. Kaymak desen gerçekten el yapımı ve çok başarılıydı.

Sonuç olarak benim yazabileceğim Adana yazısı budur. Giderseniz önerebileceğim kebapçı ve tatlıcılar var. Gidilecek mekanlar var işte. Giderseniz gidin, gitmezseniz hatırım kalmaz. Haber verin ama. Sonra “nerde la bu herif, aramadı ne zamandır..” diye arkanızdan düşünmeyelim.



Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s