M Gt Mm

Merhaba. Benim adım M Gt Mm.

Yani uzunca Murat Göktuğ Mum.

Yoksa siz başlığı görünce başka bir şey anlatacağımı mı sandınız!?

Evet, aslında tam da sandığınız şeye hoşgeldiniz.

Ben aslında oldukça sıradan biriyim.

Sabahları en geç 8’de kalkar, kahvaltı eder işime gider ve akşam 8’de evime dönerim.

Rutinimden şaşmam.

Şaşamam.

Eğer rutin bozulursa bütün hayatım alt üst olacak gibi gelir bana hep.

M Gt Mm kısaltmasının aslında size başka şeyler çağrıştırması gayet normal.

Gerçi adım Murat Göktuğ Mum falan da değil.

Sadece atacağım başlığa uygun bir isim bulmaya çalıştım.

Bula bula bunu buldum.

Bundan başka da bir m gt mm bulamadım.

Arkadaşlarımın da yapmaya çalıştığı şey aslında tam olarak buydu.

Hayatım o kadar tekdüze ki sıradanlığımı sıradışına taşımak için bazen ben bile can atıyorum esasında.

Ama sonra hemen kendimi azarlayıp çeki düzen veriyorum ruhuma.

Bu yazıyı yazmadan önce bile evin her yerini topladım ve kirlileri makineye attım.

Tam 52 dakika sonra da gider asarım.

Arkadaşlarım hayatta her şeye sahip olabileceğimi ama asla m gt mm sahibi olamayacağımı söyler dururlardı.

İnsanların isimlerinin hayatlarını hep yönlendirdiğini söylerlerdi.

Benim ne kadar içine kapanık, tutuk, çekingen ve sıradan biri olduğumu bildiklerinden “Sana bu lakabı takalım da en azından hayatına ışık tutsun, bir renk gelsin, bir hareket, bir bereket gelsin” demişlerdi.

İlk anda çok utansam da sonrasında ister istemez beklemeye koyuldum.

Liseden ayrılalı 14 yıl oldu ve hala bekliyorum.

Arkadaşlarım bu sırada çeşitli din, dil, ırk ve renklerden (bu kalıbı tekerleme gibi kullanmayı seviyorum, dünya barışı için önemli bir şey anlatacakmış hissi uyandırıyor) m gt mm sahibi oldular.

Evlendiler.

Hatta bazısı sıkıldı, boşandı, başka m gt mmler bile buldular.

Filmlerde, romanlarda, hikayelerde, masallarda, şiirlerde, şarkılarda, bizi hayatın sıradanlığından uzaklaştıracak her türlü şeyde, ister inanın ister inanmayın, hayatın her yerinde; ortamda adı geçen, geçmeyen, yenen, içilen, bakılan, görülen, sevilen, sevilmeyen, gidilen, gidilmeyen, istenen, istenmeyen her şeyin içinde olan, bizi hayatta bırakan ya da hayattan ayıran gizli bir şifre gibi bu m gt mm.

Belki de hayatta en çok farklı isimle anılan nesneler bütünü bile olabilir.

Çünkü her yolun yani insan hayatının başında, ortasında ya da sonunda, illa ki bir yerinde karşılaşılan, bazen anlaşılan, bazen anlaşılmayan, bazen alışılan, bazen alışılamayan, bazen sevişilen ama genelde uğruna savaşılan tek gerçeklik gibi.

Kim demişti hatırlamıyorum, çok da üşeniyorum araştırmaya ama şunu iyi hatırlıyorum:

Bir insan olarak yaptığın her şey, aslında sadece karşı cinsi etkilemek için.

(Buraya Serdar Ortaç’tan Kafamda Deli Sorular şarkısının linkini verdiğimi düşün)

Daha güzel şeyler yemek, daha kaliteli şeyler giymek, daha güzel konuşmak, daha iyi eğitim almak, daha çok para kazanmak, aslında hep daha güzel, daha kaliteli, daha iyi m gt mmli insanlarla olmak içinmiş.

Ünlü düşünür taşınır Woody Allen demiş ki:

“Soruyu bilmiyorum ama cevabı seks!”

Boşa dememişlerdir, bir bildikleri vardır herhalde.

Madem öyle benim gibi bekleme.

Bulmuşsan git konuş, sula, besle, büyüt, yeşert bence.


Pis.

Bu yaz tatilimi pis geçirdim. Tek bir havluyu hem plaj hem duş sonrası kullandım.  Çok sevdiğim bir arkadaşımla da 3 gün boyunca paylaştım. Hatta havlu bir ara çadırın önüne yere serilmişti kilim gibi olsun diye. Ona da ilk önce eyvallah dedim ama şeherli tarafım fazla dayanamadı kaldırdık. Keşke kaldırmasaydık.

Tatile gitmeden  gündelik hayattaki ritüellerime uyup manikür ve pedikür yaptırdım, ojelerimi sürdürdüm. Hatta ritüel olmasa da hamama gidip kese yaptırdım. Koskoca senede yalnızca bir haftayı sorumsuzca dinlenip eğlenmeye ayıracağımı düşündüğümden özendim, ve yine süslendim. Dinlenmeye süslenerek gitmek de nasıl pis bir özgüvensizlikse..

Tatilin dışındaki zamanlarda yani koca senede sadece bir – iki haftalık zaman dilimi haricinde makyaj yapıp süslenip püslenip işe gidiyor, işten dönünce yine temizlenip yatağa giriyor, sabah uyanınca yine derlenip toplanıp işe gidiyorum. Böyle olmadığında sanki insanların beni kabullenmesi, selam vermesi, sevgi ve saygı göstermesinin oldukça zor olduğunu sanıyorum. Bu aslında doğamızın kabullenemediği bir doğaya uyum gösterme çabasından ibaret. Şehirin çirkinliğinin ve yapaylığının üstüne çıkabilmek, biraz renk katabilmek için yapılan bir şey. 

Ama bir şey oldu ve tatilin başladığı ilk günden itibaren kusurlu bulduğum her yerimi, her şeyi sevmeye ve kabullemeye zaten kendiliğinden başladım. Bacaklarımla memelerim geçen seneye göre daha fazla mı sarkmış, saçlarım daha mı beyazlamış umrumda olmadı bile. Gittiğimde yerde tesadüfen arkadaşlarımla karşılaştım ve planlanandan daha da iyi bir tatil geçirdim.

İlk gün azılı bir fobim olan denizin dibini görerek yüzmekten ölecek gibi olurken ikinci gün artık görmeden yüzemez olmuştum. Çünkü suyun altı, üstünden ve göründüğünden daha güzeldi. Ojelerim çıkmış, tırnaklarım yamulmuş, topuklarım kurumuş ve kararmıştı. Ama iyiydim. Hem de gerçekten. Doğa beni tokatladı, kendime getirdi. Olmamız gerektiğinden daha fazlasına ihtiyacımız yok.

“Yalnızlığım benim sidikli kontesim

Ne kadar rezil olursak o kadar iyi” demiş Can Yücel.  Bunu da bana bir arkadaşım dedi. Bu da onun pis ayakları.

Image

Bütün seneyi doğada geçirsek tatil diye şehre gitsek eminim daha pis ama daha mutlu, daha saygın ve daha sevgi dolu olurduk. Pisliğimize rağmen arınmış olurduk. Henüz tatmamış olanlara şimdiden pis tatiller.

 


Cesaretimizden Korkuyoruz

 

Korkuyoruz.
Biber gazınızdan, copunuzdan, merminizden değil.
Gözaltınızdan, fişlemenizden, şişlemenizden değil.
Aç kalmaktan, işsiz kalmaktan, ötekileştirmenizden değil.
İçtiğimize, giydiğimize karışmanızdan, inancımıza karışmanızdan değil.
Biz sadece size benzemekten korkuyoruz.
Sizinle mücadele ederken, size benzemekten korkuyoruz.
Elimiz taşa gidiyor… atmıyoruz. Dilimiz küfre gidiyor… etmiyoruz.
Ateşimiz var… yakmıyoruz, gücümüz var… yıkmıyoruz.
Çocuklarımıza hesabını veremeyeceğimiz şeyler yapmaktan korkuyoruz.
Sokakta yatırdığınız polislerin, üşütmesinden korkuyoruz.
Bir annenin daha çocuğunu kaybetmesinden korkuyoruz.
Slogan atarken bile yanımızdaki dostumuzun sesini bastırmaktan korkuyoruz.
Kağıda “Siz” yazarken ülkeyi bölmekten korkuyoruz.
“Siz” “Biz” diye ayrılmaktan korkuyoruz.
Tüm bu korkularımıza rağmen bizi meydanlara döken cesaretimizden korkuyoruz.

Cesaretimizin sizi de korkuttuğunu biliyoruz.
Korkmayın.
Çünkü biz, size asla benzemeyeceğiz, söz veriyoruz.


Bir varmış iki varmış

Çok güzel masallar anlatabilirim çocuklarıma.

Odalarının ışığını biraz kısıp, kısık sesimle söylediklerime inandırabilirim onları.

Mesela birbirini hiç satmayan on arkadaşın hikayesinden bahsedebilirim. Birlikte ne kadar güzel zamanlar geçirdiklerinden…

Ya da dara düştüklerinde birbirlerinin yardımına koşan komşuları överim. Ne de olsa Mahallenin Muhtarları’nı izleyerek büyüdüm. Çaydanlık benim için yalnızca bir çaydanlık olmadı hiç…

İnsanların metrobüse binerken birbirlerine ne kadar saygılı davrandıklarını anlatır, onları örnek almaları gerektiğinin altını çizerim. “Baba Metrobüs ne??” diye sorduklarında da hemen lafı değiştirip, onlara toplu taşımanın önemini anlatırım…

Ama yapmayacağım! Çocuklarımı asla masallarla büyütmeyeceğim. Aksine dizlerine yatıp bana masal anlatmalarını isteyeceğim. Anlatın bana aklınızdan geçenleri diyeceğim onlara. Kimseden kazık yememiş, kimse tarafından itilip kakılmamış o temiz zihinlerinden hayatın ne olduğunu dinleyeceğim.

Kendi masalları olacak onların, hayal edecekler. Hayal ettiklerini sahiplenecekler. Başaramasalar da en azından kendi hayallerinin, kendi masallarının peşinden gidecekler.

Bana umut verecekler.


Ketıl Terapisi

Burnunda keskin bir acıyla uyandı. Her yeni uyanan gibi önce anlamsızca etrafına baktı. Önündeki ekranda açık duran Word dökümanının ortasında “grafikteki yükselişin asıl nedrnam<<<<<<<dugkdkv” cümle bozuntusunu görünce anladı: Klavyenin üstünde uyuyup kalmıştı. Eliyle gözlerini ovuştururken yüzüne çıkan klavye izlerini hissedince daha iyi anladı: Baya bi’ uyuyup kalmıştı.

Saate baktı 2, ekrandaki sayfa sayısına baktı o da 2. Kabaca bir hesap yaptı: sabaha ortalama 5, raporunun bitmesine de neredeyse 50 sayfa vardı. “En iyisi bi’ sade kahve. Uykumu açar.” diye düşündü. Kucağındaki bilgisayarı kaldırınca cebindeki iPhone düştü, iPhone’u almaya çalışırken yerdeki kumandaya bastı. 40 inch’lik LCD televizyonunun parlak ekranında Türkçe pop yayını yapan bir müzik kanalında, bir kızın duvarlara sürtünerek şarkı söylediği bir klip açıldı. Yerden kumandayı aldı, “Belki bu boktan şarkı uykumu açar.” diyerek televizyonun sesini açtı.

Mutfağa girer girmez eli ketıla gitti. Kırık olan kapağı çıkardı, ağzına kadar su doldurdu. Tam hazneye yerleştirecekken  “Bu su kaynamaz lan!” dedi kendi kendine. Suyu sürahiye geri boşaltırken, suyla beraber sürahiye doluşan kireç parçalarına dalmıştı ki kırık kapağın yere düşmesiyle kendine geldi. Küfrederek kapağı yerine taktı, ketılı hazneye yerleştirirken “Aslında ketılı da değiştirmek lazım.” dedi ve düğmeye bastı.

Haliyle başlangıçta ketıldan hiç ses çıkmıyordu. “Aslında iyi bi’ şey almak lazım, ayda bir dandik ketıl bozuyorum. Gerçi nereye alıyosam, kredi kartında limit var sanki de”.

Cama küçük çakıl taşı atınca çıkan sesin aynısı çıkmaya başladı ketıldan. “Bok var da aldım o zebellah gibi televizyonu, neymiş efendim evlenince 70 ekran televizyon mu koyacak mışız salona, 90’larda mıymışız. Tam borçları hallettim götü toparladım derken nerden çıktı abi bu evlilik işi. E suç ben de, suç bende abi niye erkenden annemle tanıştırıyosam kızı. Güzelim Zeynep’e surat yapan annemin de bu Merve’yi seveceği tuttu ya arkadaş. Onu da hiç anlamadım.”

Ketıldaki çakıl taşlarının boyutu büyümeye sayıları da sıklaşmaya başladı. “Sen misin abi yok sıkıldım yok heyecanım kalmadı diye terkeden kızı. Kız gitti başkasını buldu. E, seni mi bekleyecekti. Hayır. Bi de nişanlandı. Sen de ona nispet yapmak için gittin apar topar annenle tanıştırdın Merve’yi. Sonuç? Sonuç, 40 inch televizyon. Kaç ekran ediyor acaba 40 inch?”

Sesler çakıl taşlarından, asfalta düşen sağanak yağmur frekansına geçti. “Kaçsa kaç! Kaçan kaçtı işte benim kıçıma 40 inch. Neyse en azından 2 ay sonra ikramiye var. İkramiye de o yalaka Semih’ten bana kalırsa tabi. Götünden ayrılmıyor ki şişko müdürün. Allahım yarın toplantı var ve ben yine o herifin tam yanına oturup 3 saat boyunca koltuk altından gelen kesif kokuyu çekicem!”

Suyun derecesi yükseldi ve buharlarla beraber fokurdamalar da mutfağı sardı. “Olum çok mutsuzum lan! Eskiden böyle bir adam değildim ben. Bu saatte kahve içmezdim hatta hiç kahve içmezdim ki ben. Bi kere bu saate kadar oturmazdım, otursam da kitap filan okurdum.  Zeynep çay getirirdi sonra. Ben yine mi sallama yaptın derdim, yanına bisküvi de kattım ama diye şaka yapardı o da. Abi çok özledim ben Zeynep’i. N’apıyorum ya ben gecenin bu saatinde ayakta? Sevmediğim bi kız istedi diye aldığım bi televizyonun borcunu ödemek için nefret ettiğim bir adama rapor hazırlıyorum. Yok abi gitmez böyle gitm…”

ÇAT!

Ketılın sesiyle kendine geldi ve bu sefer gerçekten anladı: Baya baya uyuyup kalmıştı, hayatının nereye gittiğini fark edemeyecek kadar uzun hem de.

Kupaya daha önceden koyduğu kahveyi lavaboya boşalttı. Tezgahta duran sallama çay kutusundan bir tane poşet alıp kupaya koydu.  Sıcak suyu bütün buharıyla kupaya boşalttı. Sonra dolaptan bir tabak çıkardı, çekmecedeki pötübör paketinin dibinde kalan bütün kırık bisküvileri tabağa boşalttı.

Salona döndü. Kupayı masaya koydu. Önce iPhone’u eline aldı. Mesajlar bölümüne girip “Ben ayrılmak istiyorum.” yazdı, rehberden Merve ismini buldu ve “Gönder”e bastı.

iPhone’u karşı koltuğa fırlattı, bilgisayarı aldı kucağına. Açık olan dökümanın sağ üstündeki çarpıya bastı. Karşısına çıkan “Aylık Rapor.docx dosyasını kaydetmek istiyor musunuz?” uyarısına “Hayır”a basarak cevap verdi. Pencere kapandıktan boş bir doküman açtı ve yazmaya başladı “13.01.2012 tarihinde çalışmaya başladığım Analiz ve Raporlama Uzmanlığı görevinden istifa ediyorum.”

Daha sonra eline kumandayı aldı ve televizyonu kapattı. Artık o çirkin müziğin onu ayakta tutmasına ihtiyacı yoktu.

Çünkü uyanmıştı.


Kadın Soyunma Odası

Yaklaşık 1 sene önce, para verirsem belki yaparım diyerek (yine), sağlıklı yaşam, spor ayaklarına gittim bir spor salonuna yazıldım. Son 4 senedir böyle yapıyorum. Her seferinde parası boşa gitse de, aynı şeyi yine yaparak, bir insan evladının kendine olan inancını yitirmemesi güzel şey ya da aptallık, karar veremedim.. Çocukken de elektrik prizine tel sokmanın canımı yaktığını ilk seferde öğrensem de yine kimseler görmediğinde denememe kadar dayanabilir motivasyonum.

2 sene evvel, böyle bir şevk gelmişti ve 3 ay düzenli devam etmiştim. Gidenler bilir, bir hoca gelir, amacınıza yönelik bir program ayarlar size ve size düşen de kartonda yazılı egzersizleri düzenli uygulamaktır. İlk kuru tamamladığınızda tekrar yağ-kas ağırlığınız falan hesaplanır, yeni program yapılır. Gel gör ki sürekli aynı yerde, aynı şeyleri yapmak ciddi sıkıntı benim bünyeme, hemen sonuç göreyim tez canlılığı sporda işe yaramıyor. Ter atmak, sporun verdiği iyi his, bunlar güzel şeyler ama bir türlü olmuyor işte, ben de 3 ay dayanabildim. Sonra pes ettim.

Bu sene yine aynı hevesle üşenmedim yazıldım, bu sefer sadece yüzmeye karar verdim. Hoş, kulüpler sadece havuz ile kulüp üyeliği aidatı arasında öyle az fark bırakıyorlar ki, kullanmayacağımı bilsem de (bilinçlendim) belki kullanırım diye kulüp üyesi olduk az fark diye (ama neye yarar). Ben olsam ben de aynı fiyat politikasını uygulardım o ayrı..

Spor insanın kendi kendisine meydan okuması aslında. Yeni mi keşfettin derseniz, evet! Çocukken basketbola yazıldım, keşfedemedim, tenise yazıldım, keşfedemedim, fitness diye nice nicesine sarıldım, keşfedemedim, yüzdüm, keşfettim. Sonunda! Demek ki spor insanın kendine yakışanı yapmasıymış.

Şimdi 10 gündür (10 ayın sonunda) yüzüyorum. Buraya kadar uzattığımın da farkındayım, merak etmeyin yüzmenin faydalarını anlatmayacağım. Kadınlar soyunma odası enteresan olabilirdi, onu anlatsan dediğini duyar gibiyim beylerin. Başlık sadece bir kandırmacaydı. Gerçekten hiç enteresan değil, emin olun, bırakın hayallerinizdeki gibi kalsın oralar, ben bozmayayım.

Size anlatacaklarım insan manzaralarından başka bir şey değil aslında. Çok şey beklemeyin. Vaktiniz yoksa da okuyarak vakit kaybetmeyin ama az kaldı, buraya kadar okuduysanız bitirin bari.

Havuz maalesef erken ve geç saatlerin dışında, yani gün ortasında tenha olmuyor. Kulvar dinlemeden kafasına göre yüzenler, kalabalık derken, tenha saatleri sonunda buldum. Bulana kadar yaşadıklarım ise benimle birlikte mezara gitmeyecek. Size, bu denemelerimden birinde, geçen Pazartesi günü saat 10:00 da, 15 tane menopoz teyze ile yüzdüm desem, bana cinnetin resimini çizebilir misiniz? Şimdi menopoz teyze benzetmesi yanlış anlaşılmasın, bir gün ben de bu dönemi yaşayacağım ömrüm yeterse ama anlatmak istediğim tabloya uyacak daha uygun bir tamlama gerçekten aklıma gelmiyor. Ben anneme de böyle diyorum, bir tane patlatıyor, şimdi kullandığım için de bir tane rica ederim ondan, ödeşiriz tüm teyzelerimle.

Bir ara yanlarında getirdikleri poşetlerden örgüler çıkacak diye korktum. Bildiğin gün var havuzda. Birazdan boşalır diye diye yarım saat bekledim, gittikçe arttılar. Kararlıyım ama yüzücem! Neyse kendime daracık bir alan belirledim, yüzmeye başladım. Teyzelerime laf ettirmem, onlar takılırken ben de rahatlıkla yüzebiliyordum. Ta ki benden biraz daha büyük olduğunu düşündüğüm bir kadın benim kulvara tecavüz edene kadar.

Düşünsenize tam ritmi tutturmuşsunuz, “mission completed” havasına girmişsiniz, konsantrasyon ok, bir anda, sonradan gelen, serbest de değil, sırtüstü yüzen hem cinsiniz “çekil, ben yüzücem” edasıyla çat diye bölüyor her şeyi. Havuzun ortasında öylece bakakaldım bu rahatlığa, teyzelerimle bakıştık, şimdi ne yapmak lazım? Bekledim benim tarafa gelsin diye, iletişim kurucaz ya, sokak çocuğu şapkamı bir kenara koydum ve olgun bir insan olarak konuşup, rahatsızlığımı dile getireceğim. Sonunda kulvarıma girerek antremanımı (ne sandınız) böldüğünü söyledim ama “aa güzel yüzüyorsun” deyip aynen devam etti. Ah biz kadınlar! Gerçekten gıcık olabiliyoruz, di mi? Peki dedim, buraya kadar, nezaket benden gitti! Başladım tekrar yüzmeye ve beni anladığını düşünmesem de, en azından yoluma çıkmaması gerektiğini anladı espritüel spor severimiz. Arkasından yine havuzun ortasında yaşlı bir teyzemle benzer hadiseyi yaşadık ve teyzemin samimi sorusu beni gülümsetmeye yetti “Nasıl yapalım?”. Devamında belinin çok ağrıdığını, beklediğini ama boşalmadığını söyleyince, buyrun dedim, ben çıkıyorum zaten deyip, olay yerini terkettim.

Spor kulübünde saunaya televizyon koymayı akıl eden dahiyane beynin beynine elimle çap çap vurmak istiyorum. İstisnasız her gittiğimde açık, istisnasız kapatabilir miyim diye soruyorum, istisnasız “Neden?” sorusu ile karşılaşıyorum. Neden mi Esra Erol seyretmek istemiyorum saunada ya da diğerlerini? Hmm.. Uzun cevapları kendime saklıyorum, kafa dinlemek için diyorum, isteksiz peki diyorlar onlar da..

Yine Pazartesi’ye dönüyorum, saunadan sonra dinlenme salonuna geçtim ve tabii ki tüm koltuklar dolu, teyzelerim yüksek sesle, yemek tarifi, bitki çayları, din tartışıyorlar.. Bekliyorum, kalkan olursa oturmak için. Bir tanesi “gel, ayak ucuma otur” dedi. Oturdum. Kenara kaydı, gel uzan yanıma dedi, yanında ki teyze bak kafanı şöyle koy, ayağını da benim koltuğa uzat deyip, alaşağı ettiler beni, yok mok derken, sonunda biri kalktı, hop fırladım kaptım koltuğu.. Canımı zor kurtardım, yoksa öldürücü anne şefkati darbesini yememe az kalmıştı.

Bir de kadınlara dair, herkesin göz ucu, diğer kadınlarda.. Bunda istisna yok, bakmıyorum, kıyaslamıyorum diyen kadın yalan söyler, bu kadar da cesur itiraf ediyorum! Hele soyunma odasında, gözler yandan yandan süzmede sürekli.

Yeni yazılanların bazıları eve yeni getirdiğiniz kedinin titrekliğiyle etrafı keşfediyor, ürkek. Çok kadının olduğu yer gerçekten ürkülmeyecek gibi değil bence. Bir de cık-cıklayıcılar var, önce kendi kendilerine gibi cık-cık yapıp, destek gördüklerinde yüksek sesle esip gürleyenler. Bir de benim gibiler var, kulvarı ihlal edilene kadar melek, mantıklı açıklama karşısında hala örnek kız çocuğu ama aksi bir durumda sokak çocuğu.. Neyse tenha saatleri buldum zaten, tehlike yok.


İnsan Beyni Hikaye Kurmayı Çok Sever

Ömer:

“Elde poşet varken ne zor açılıyor lan bu kapı! Anahtar? Hah almışım! Unutup duruyorum kapının arkasında, erken bunuycam lan ben valla! Huh! Şuraya koyuyum da poşetleri sonra alırım. E, salonun kapısı kapalı! Sinan uyuyo mu yoksa yine? Bakıyım? Aha valla uyuyor! Neyse! Hassiktr kapıyı çarptım lan, kapatcam diye! Yuh! Neyse allahtan uyanmadı..

E Serhat da Beşiktaş’tan birazdan çıkacağını söyledi.  Gelmese miydim acaba eve? Bu herif 20 dakika sonra meydanda olur. E o zaman benim de evden çıkmam için bi 10 dakkam var. E tamam abi  madem geldim eve, en azından mantarları yıkayım da dönüşe hazır olsun, hemen doğrarım, vakit kaybetmem. Dur hatta birkaçını doğrayım lan şimdiden. Ya da yok yok.. Geç kalmayım, çocuk beklemesin şimdi.

Bi de dışarı çıkarken yeni ayakkabıyı giyiyim de ayağım alışsın, yarın sahnede topallamam hem. E sağ iyi,rahat.. ama sol taraf serçe parmağımı vuruyor. İdare eder mi yarım saatlik? Yok abi o kadar yol yürüycem dağılır parmak. Dur dur çekmecede yara bantları olacaktı. Nerde lan bu bant kutusu? Yuh! Bunu hala atmamış mıyız ya? Neyse dursun şimdilik.. Hah burda bantlar.. Hay skiym 10 tanesi birden geldi. Hah yapış bakalım iyice. Şimdi vurmaz artık lan galiba. Aha da vallaha vurmadı, aklımı seviyim. E şuraları toplasam mı? Yok lan! 10 dakika çoktan oldu, birazdan gelicem nasılsa. Gelince toplarım…”

Sinan:

“Oyyy! Yarım saat diye yattım 1.5 saat olmuş! Off! Her tarafım ağrımış lan, hiç rahat değil olum bu kanepe. Ömer geldi mi lan acaba? E ışık yanmıyor, daha gelmedi demek ki..

Şu sifonu da yaptırmak lazım abi akıtıp duruyor. Sonra eşşek yüküyle fatura. Neyse. Sigara burda, çakmak, çakmak? Hah, mutfakta ya lan çakmak! Bu poşetler ne ya? Kim almış bunları? Ee gelmiş bu Ömer. Ayakkabısı da burda hem. Mantar koymuş suya, bikaçını da doğramış hatta.. E nereye gitti lan bu herif durduk yere?

Oha! Yara bandı kutusunu da çıkarmış. Yuh! Bunu hala atmamış mıyız ya? Neyse dursun şimdilik.. Bi tane yarabandını da açmış! Buraları da toplamamış! E nereye gitti lan bu herif apar topar? Hassiktiir! Olum bu herif kesin mantar doğrarken elini kesti? Tabbi ya! Elini kesmiş! Kanı da durduramayınca burdan alelacele bantlardan bi tane kullanmış!  E, kesik de baya derin demek ki beni bile uyandırmadan koştur koştur çıktı evden. Hassiktir ya akşam akşam aksiliğe bak, dur ben şunu bi arayayım! Gerçi aramaya gerek yok, kesin Taksim İlkyardım’dadır. En yakın orası…”